Nüfus cüzdanına bakıyorum da; kırkların sonuna merdiven dayamışız. Gençliğin o deli fişek “nasıl olsa bir yolunu buluruz” caka satmaları çoktan yerini sabaha karşı tavanı izleyip “acaba ay sonunu nasıl çıkaracağız” hesaplarına bırakmış. Bizim jenerasyonun kaderi bu galiba; ne tam eskiler gibi topraktan geçinebildik ne de yeni dünyanın o dijital rüzgarına tam kapılabildik. Ortada bir yerde, akıntıya karşı kürek çekip duruyoruz.
Geçenlerde mahalle kuyumcusunun önünden geçiyordum. Bizim çocuklukta kuyumcu dediğin altın parıltısıyla göz kamaştırırdı, şimdi içeri girenlerin yüzündeki o hüzünlü tedirginlikle anılıyor. Vitrindeki o sarı metal parçasının gramına bakıyorum; bizim yıllarca dişimizden tırnağımızdan artırıp kenara koyduğumuz umutların boynuna urgan olmuş sanki. İnsan kırkına gelince anlıyor ki; altın dediğin yatırım aracı falan değil, bu ülkede adamın akıl sağlığını koruma sigortasıdır. Çeyrek altını düğünde takmaktan, esnaf kancasında borç kapatmaktan başka bir şey sandık yıllarca. Meğer o küçük sarı parça, gelecekteki huzurumuzun senediymiş de geç uyanmışız.
Çarşıya çıkıyorsun; pazar filesi hafif, cüzdan ağır ama içi boş. Domatesin, biberin lafını etmek bile ayıp artık. “Geçim sıkıntısı” kelimesi o kadar sıradanlaştı ki, ağzımızda sakız oldu. Eskiden büyüklerimiz “yaşlılığımız garanti olsun” diye tapu peşine düşerdi; bizim devirde tapu hayal, altın gramı rüya. İnsan kendi evinde yabancılaşır mı? Yabancılaşıyor işte. Kırkından sonra anlıyorsun ki, asıl mesele zengin olmak değil; asıl mesele eve ekmek götürürken ensendeki o soğuk teri silip atabilmek.
Televizyonu açıyorsun, ekranlarda tuzu kuru adamlar “ekonomi şöyle düzeliyor, böyle uçuyor” diye ahkam kesiyor. Sokaktaki adamın tenceresi kaynamıyor, adamlar borsadan, endekslerden bahsediyor. Bizim endeksimiz belli: Manavın tezgahı, kuyumcunun vitrini ve ay sonu kapıya dayanan faturalar.
Velhasılkelam dostlar; ömür dediğin üç buçukluk bir rüzgar. İki gram altın kenarda duracak diye gençliğimizi, neşemizi, insanlığımızı tükettik. Şimdi aynaya bakıyorum da, saçlardaki aklar çoğalmış, cüzdan incelmiş ama yürek hala aynı yerde duruyor. E, ne demişler; borç yiğidin kamçısı ama bizim kamçının derisi sırtımızda paralandı.
Kuyumcunun önünden geçerken içimden dedim ki: Bırak altın yükselsin ya da düşsün, asıl değerden düşen bizim ömrümüz oluyor.